HAMUŞ
Ses sessizlik sayesinde varlığını gösterir. Sesin içinde sessizlik gizlidir. Onun sayesinde ses duyulur, seslerden harfler, harflerden kelimeler, oradan da cümleler ve dolayısıyla iletişim başlar. Ama her harfin, her kelimenin arkasında sessizlik gizlidir, her notanın bir eşi olduğu gibi.
Sessizlikten gelip sessizliğe gittiğimizi düşünüyorum. Ağladığımızda sesimizi verdik dünyaya ve dolayısıyla sessizliği bozduk. Sonra başka sesler bunu takip etti. Önce anlaşılmak istedik ve bunun için sesi heceler halinde çıkarttık, dünyaya gelmemize vesile olanlar bundan çok hoşnut oldular. Biraz daha zaman geçti, heceler kelimelere dönüştü. “Anne” ya da “baba” deyişimiz çok daha büyük sevinçle karşılanınca doğru yolda olduğumuzu anladık. Devam ettik öğrenmeye, cümleler kurduk, şarkılar ve şiirler söyledik. Kelimelerin ve çıkardığımız seslerin bir anlam ifade ettiklerini, anlaşılmak istediğimizden bile sonra anladık. Önce anlaşıldık, sonra da anlaşılmanın ne demek olduğunu anladık. İletişimi öğrendik. Yetmedi, rakamları öğrendik. Onları bir araya getirdik ve bu birleşimlerden sonuçlar çıkardık. Kitaplar okuduk, öğrendik.
Kendimizi ifade etmenin çok önemli göründüğü zamanlara geldik böylece. Gençlik dedik onun adına da. Armut ya da bardak da diyebilirdik oysa ki. Ama armutun ve bardağın başka anlamlara geldiğini daha önceden öğrenmiştik. G-E-N-ç-L-I-K. Bu harflerin yan yana gelip hayatımızda bir zaman diliminin tanımlandığına karar verilmişti, biz de bunu çok çabuk öğrenip hemen de benimsemiştik. Bunun gibi daha bir çoğunu. O kadar hızlı ve o kadar çok şey öğrendik ki, sonra bunun da adına “büyümek” dedik. Fakat büyümenin sıfır ila kırklı yaşlar için kullanıldığını, bundan sonraki yaşlarda büyümek kelimesinin “yaşlanmak” olarak evrildiğini de öğrendik. Hatta büyümek ve yaşlanmak kelimelerinin bazıları için aynı, bazıları için ise tamamen farklı anlamlara geldiğini öğrendik. Şaşırdık sonra buna, “nasıl yani” dedik. Kimine göre 50 orta yaş iken, kimine göre nasıl bu yaşlar farklı anlamlandırılabiliyordu? Nasıl oluyordu da aynı kelimeleri kullanıp aslında bambaşka anlamlar yaratabiliyorduk kendimize? Ve üstelik yarattığımız anlamı kullanarak bir de cevap oluşturup karşımızdakine yine onun bambaşka bir şekilde anlandırma olasılığı olan bir ya da birden fazla kelime ile karşılık veriyorduk. Bir şeyi anlattığımızda inanıyor, karşıdakinin de aynı şekilde algıladığını düşünüyor ama bunu herhangi bir şekilde teyit edemiyorduk.
Örneğin orman diye bir kavram var. Belki benim zihnimde orman kelimesi Kaliforniya'daki uçsuz bucaksız bir redwood ormanını çağrıştırırken, bir başkasınınkinde 100 ağaçtan oluşan küçücük bir alan orman diye tanımlanıyor olabilir. Ve biz bu kişiyle konuşurken tasavvur etmeye çalıştığımız şeyi sadece onun zihnindeki ölçek ile ifade edebiliriz. Ya da aşk, meşk mesela, daha da soyutlaştırırsak, bizim için bile sürekli tanım değiştirmiyor mu? Çocuklukta saf ve temiz bir duygu iken, ilk gençlikte şehvetle dolup, olgunlukta birlikte olmaktan keyif almaya evrilmiyor mu? Peki 18 yaşında biri ile 55 yaşında biri sohbet ederken, her ikisi de aşk dediğinde aynı şey mi anlatıyor bu durumda?
Şems diyor ki: “Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.”
Bu yüzdendir ki Mevlana kendini bir süre sonra “hamuş” olarak tanımlar; sessiz, suskun. Çünkü her kelime zıttını da beraberinde yaratır ve her zihin ancak kendi genişliği kadar bir kelimeyi anlamlandırabilir. O zaman çatışma önemini yitirir, kelimelerin olmadığı yerde huzur bulur âşık ve maşuk.
Aşkın vahasında suyun serabıdır sevgili,
her adımında kumların sesi ile yanar tutuşur.
Aşkımız, zekatı ise her dökülen gözyaşı,
şimdi bir elif miktarı sus sevgili,
seni susarak özlemeyi bahşet.
Fakat insan olmanın doğası gereği bu mertebeye gelmek bizim için henüz olası değil. Hâlâ kelimelerimiz var. Söylemeye ihtiyaç duyduklarımız, söylemekten imtina edip zihnimizde evirip çevirdiklerimiz var. Ama zihinde tohum gibi duran bu kelimeler, cümleler de çıkaracak kendini dışarıya. Çünkü kelimelerimiz bitmeden o hamuşluk mertebesine erişemeyeceğiz.
Bunun için yine Şems’in yedinci kuralı diyor ki: “Şu hayatta tek başına inzivada kalarak sadece kendi sesinin yankısını duyarak hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak başka bir insanın aynasında tam olarak görebilirsin.”
Yani inzivaya çekilip uzun meditasyonlarla zihnin içinde dönüp duranlardan kurtulmak ne yazık ki mümkün değil. İnsansak insan olarak iletişime geçeceğiz. Başkasına söylediklerimizde kendimizi duyacağız, nihayetinde artık kelimeye ihtiyacımız kalmayıncaya kadar. Meditasyon ile farkına varsak da, eylem ile temizleyeceğiz bütün çatışmaları zihnimizden. Ve orada, işte sadece arka plandaki sessizlikle ayrımsız, gerçek ve saf halimize ikiliksiz ve ikilemsiz, çatışmasız kavuşacağız. Bunun adına biri “ölüm” diyebilir, hâlâ kelimelerle işi olan bir başkası belki “cennet” diye tanımlayabilir. Ya da sadece basit olarak “huzur” diyebilir bir başkası. Ama tanımlanmaya çalıştığı sürece teğet geçer, durur, ulaşamayız. Ne zaman ki tanımlar ve kavramlar biter, o zaman orada oluruz ve tanımın da bir anlamı kalmaz.
Yoga felsefesi evrenin sesinin “om” olduğuna inanır. A-U-M. Başlangıç, devam ve bitiş. Kendinden menkul bir anlamı olmayan ama söylendiğinde kişiyi evrenle senkronize ettiğine inanılan. Görüldüğü gibi aslında 3 ritim olmayan. A-U-M ve sessizlik. Ağız kapandığında orada yaşanan kısa bir sessizlik. İşte orası harflerin ve kelimelerin ve anlamın olmadığı yer; sesin arkasındaki yer.
Kafamızdaki ikilileri, kelimeleri, harfleri dindirip, sorularımızı bitirene kadar kelimelerle uğraşmaya devam. Ne zaman ki kelimeler artık tamamen anlamını ve sınırlarını yitirir, o arkadaki sessizlikte “bir” olmak üzere buluşuruz… Şöyle diyor Sinan Yağmur yukarıdaki dörtlüğün ardından: “Susarak özlemek zamanını üflüyor ruhumun neyzeni. Dille susmak, yürekle susmak ve susmak… sahi, sustuğun yerde başlamaz mı yaşamak?"
Comments
Post a Comment