Ortak Zihin Yoldaşları: Temalı Yalnızlıktan Kurtulmak
Tek başınalık ve
yalnızlık iki ayrı kavram. Dilerim bu yazıyı okuyan herkes öncesinde bu
ikisinin ayrımı üzerine bir süre düşünmüştür. Çünkü yazının geri kalanını bu
fark üzerine kuracağım.
Kısaca bahsetmek
gerekirse, tek başınalık; etrafında “ben” diye tanımladığın bu fiziksel
beden/formdan başka kimsenin aynı ortamda olmaması durumudur. Bir tercih sonucu
olabilir ya da kısa süreli, geçici bir durum olarak görülebilir. Yalnızlık
ise bir histir. Bunun için fiziksel olarak tek başına olabilirsin ama
olmayabilirsin de. Malum, “kalabalıklar içindeki yalnızlık” diye şairane
tabirler vardır. Yalnızlık, kendini ifade edemediğin ya da ifade etsen de karşı
tarafta bir yansımasını göremediğin durumlarda hissettiğin duygudur.
Dün bir konuşma
sırasında biri bana, hayattaki rol modellerimden veya bana ilham veren kişi ya
da gruplardan örnek sordu. Çok düşünmeden aklıma ilk gelen, Ali Atay, Serkan
Keskin, Osman Sonant ve Onur Ünlü’den oluşan grubun bir parçası olmak fikri
oldu. Sebebini düşünmeden söylediğim bu cümleyi açıklamam gerektiğinde şöyle
tanımladım:
- Birbirini
yargılamayan bir arkadaş grubu
- Farklılıkları olsa
da ortak zevklerde buluşup birlikte yaratıcılıklarını ortaya koyabilmeleri
- Bunu yaparken çok
doğal olmaları, eğlenmeleri ve birbirlerini kısıtlamamaları, aksine
desteklemeleri
- “En zayıf halka”
diye bir şeyin olmaması, çünkü grubun içinde ego bulunmaması
- Yeteneklerine
bakmadan, birbirlerinden aldıkları cesaretle yeni şeyler denemeleri
Sonra konuştuğum
kişi bana, “Peki senin etrafında böyle insanlar yok mu?” dedi ve bang! —
beynimden vurulmuşa döndüm. Yepyeni bir yalnızlık tanımı çıktı ortaya:
Yaratıcılığını paylaşabileceğin ve birlikte geliştirebileceğin kimse yoksa
da yalnızsın. Demek ki temalı yalnızlıklar da var.
Çok şükür, dünya
kadar arkadaşım/dostum var. Her şeyi konuşabiliyorum onlarla, birçok detayı
paylaşabiliyorum. Bu anlamda yalnızlıktan şikâyet edecek bir durumda değilim.
Ama ya yaratıcılık anlamında yalnızlık? Benimle oturup çizdiğim resim üzerine
yorum yapacak, belki onu değiştirecek, geliştirecek; yazdığım yazıyı yerin
dibine sokup daha iyisini yazmaya teşvik edecek; ben şarkı söylerken
enstrümanıyla eşlik edip yepyeni bir şarkı üreteceğimiz; birlikte bir
optimizasyon problemini çözeceğimiz; bir filmi göklere çıkaracağımız ya da
tamamen zıt görüşlere sahip olup üzerine uzun uzun tartışabileceğimiz; iyi ve
kötü yanlarımı filtresiz biçimde aktarabilecek kim var?
Bunu yazarken,
hayatımdaki arkadaşlarımın ve dostlarımın yerini sorgulamak veya değiştirmeye
çalışmak gibi bir niyetim olmadığını özellikle belirtmeliyim. Bahsettiğim başka
bir şey. Hayatımdakilerin bana çok farklı katkıları var elbette.
Fakat şu soruyu sormadan edemiyorum: Bu bahsettiğim türden bir birliktelik,
yaratıcı bir insan olmak için büyük bir gereksinim değil mi? Birinin
zihnini seninle aynı konu, eser, resim, müzik üzerine kanalize etmek; oradan
belli bir amaç doğrultusunda — farklı da olsa — bir his çıkarmaya çalışmak;
bunun çıktısını soran kişiye ifade edebilmek ve bu süreçte iki tarafın da
birbirini yargılamadan, sadece konu üzerinden farklı bir çıkarımda olduklarının
bilincinde uzun uzun tartışabilmeleri…
Belki zamanla, “leb” demeden “leblebi”yi anlayacak bir noktaya gelmeleri.
İstenildiğinde bu grubun veya kişinin senin tek başınalığını desteklemesi ama
seni asla yalnız bırakmaması.
Farklı bir
yalnızlık tanımı diye başladığım bu yazı, aynı zamanda farklı ve çok daha
kaliteli bir dostluk tanımı da olabilir mi? Her paylaşımın beğenilmek üzere
yapıldığı, geri bildirimlerin emojilerle basitleştirildiği günümüzde; birinin
seninle oturup, değer verdiğin bir çalışman üzerine zaman ayırıp sözlü ve
duygusal geri bildirim vermesi kadar değerli başka ne olabilir? Elbette
dostluğun tanımı sadece bu kadarla sınırlı olamaz ama böyle bir dostluğun
içinde olan birinin hayattaki memnuniyeti nasıl olur?
Ali Atay ve tayfasından örnek verdim ama meğer ben uzun zamandır başka
grupların da gizli hayranıymışım. Örneğin Haydar Ergülen ve şair dostları,
Queen’in üyeleri, Dormen ya da Kenter Tiyatrosu oyuncuları…
Bunlar elbette ortak bir sanat veya amaç etrafında toplanmış yetenekli
bireyler. Ama yetenek kısmının gerekliliği konusunda çok emin değilim; açık,
dobra — gerekirse gaddar — bir şekilde eleştiri ve geri bildirim veren dostlar
olduğu sürece yetenek ikinci planda kalabilir. Burada beni en çok etkileyen örnek,
Onur Ünlü’nün bir enstrüman çalma deneyimi yokken bateri çalması için onu
destekleyen ve binlerce kişilik Leyla the Band konserine çıkmasını sağlayan
dostlarıdır. Çünkü neden olmasın?
Kapitalist
düzenin bize dayattığı anlam arayışı içinde bireysel olarak savrulduğumuz,
kafamızı telefonlardan ve sahte beğenilerden kaldıramaz hâle geldiğimiz;
kendimizi sürekli yetersiz hissettiğimiz bu zamanlarda… Böyle bir grubun
parçası olmak, yeterliliği birey üzerinden değil grubun çıktıları üzerinden
ölçmek, beğeniyi yalnızca kendi ve grubun beğenisiyle sınırlı tutmak büyük bir
özgürleşme değil mi?
Bu “lüks”lere
sahip biri yalnız hisseder mi? Belki kısa bir süre. Ama ona tek başınalık
denebilir. Sonra grup tekrar o bireyi başka bir yerden tutup ayağa kaldırmaz
mı?
Çağımızın aşırı
derecede sanallaşmış sosyalliğinde, gerçek dünyadaki sosyalliğin aslında bu
kadar besleyici olması — her zaman olmasa da — insan zekâsı için bütün bu
teknolojiden ve inovasyondan daha büyük bir gelişim kaynağı değil mi?
(Bazen hiçbir şey yapmadan, sadece bir arada olarak ya da olmayarak bile sıkı
dost olabiliriz. Her paylaşımın fiziksel olmasına gerek yok, bunun
farkındayım.)
Instagram’da
oluşturduğun “yakın arkadaşlar” grubuna, “beğenmeme” emojisi hakkını da verip;
sadece beğenmek yerine yaratıcılığını konuşturup geri bildirim almak çok daha
sahici ve besleyici olmaz mıydı?
Yoksa benim mi
niyetim bozuk?
Yani insanlar aslında o beğenilere mi daha çok ihtiyaç duyuyor? Beğenince daha
mı iyi dost olunuyor? Dürüstlük sadece talep edildiğinde mi değerli? Ama bu
yaratıcılığı baltalamaz mı?
Peki siz,
yukarıdaki sorgulamada kendinizi nerede görüyorsunuz?
Yoksa tek yalnız ben miyim? :)
Modern Ezop

Comments
Post a Comment