Üstün Alaman Kuralcığı
23 Haziran 2025 Pazartesi öğleden sonra, saat 17:45 civarında kalkması planlanan fakat ancak 18:45’te havalanabilen bir uçakla Manchester’dan Münih’e uçtum. Bu, Münih’e ilk uçuşum değildi; ancak ilk kez havaalanından dışarı çıkmak üzere gerçekleştirdiğim bir seyahatti.
Aslen 25 dakika mesafedeki, eski mühendislik merkezimizin bulunduğu (halen dev bir bina; birkaç kişi hâlâ çalışıyor) ve yalnızca 5 dakika mesafede, Zülfü Livaneli’nin Serenad kitabında da bahsedilen meşhur toplama kamplarından birinin bulunduğu Dachau’ya gittim.
Bir şeyi itiraf etmeliyim: Sanırım Almanlardan daha iyi, sorunsuz ve pürüzsüz bir havaalanı hizmeti sunan başka bir ülke yok. Almanya’daki havaalanlarından daha iyisi olması için, insanı taksiden doğrudan biniş kapısına ışınlaması gerekir; o derece yani. Özellikle Münih Havalimanı bu konuda zirvede. Ne eksik ne fazla — her şey olması gerektiği gibi, tam yerli yerinde.
Bu sayede, uçağım rötarlı kalkmış olmasına rağmen neredeyse zamanında havaalanı kapısından çıktım ve yine çok iyi organize olmuş bir taksi hizmetine eriştim. Afgan-İran karışımı bir taksi şoförü, telefonda Türkçe konuştuğumu duyunca beni "din kardeşi" belleyip 25 dakika boyunca aralıksız ailesini, çocuklarını İngilizce-Almanca-Arapça karışımı bir dille anlattı.
Sonunda otele vardım ve sorunsuz şekilde odama yerleştim. Ama asıl hikâye burada başladı (Bu şekilde yazınca yazıya biraz heyecan katıyorum, çok da dişe dokunur bir şey değil ama insanın ömrüne renk katan nüanslar diyelim).
Otel odası, sanki toplama kampının uzantısıymış gibi sade, gri ve donuktu. Gerektiği kadar eşya, kaliteli malzemeden seçilmişti; ancak göze ya da kalbe hitap edebilecek herhangi bir ayrıntıdan âdeta Allah muhafaza dercesine kaçınılmıştı. Kaliteli malzemeden kastım, odanın zemin, duvar ve banyo gibi yapısal öğeleri. Yoksa yatak ve yorganlar, şimdiye kadar kaldığım en ucuz hostelleri de dahil ederek söylüyorum: en rahatsızlarıydı.
Üstüne bir de, belki de toplama kampı atmosferini ve sıcağı unutmamamız için, klima 25 derecenin altına asla inmiyordu. Camı açtım, ama dışarısı da sıcaktı; pek faydası olmadı. Neyse, bir şekilde uyumuşum.
Ertesi gün, otele 5 dakika yürüme mesafesindeki mühendislik binamıza toplantı için yürüdüm (kahvaltı detaylarını atlıyorum). Çok uluslu bir ekiple —başkaları için ilginç olabilir ama benim için artık sıradan— bilmem kaçıncı çalıştaya katıldım.
Bu yazıyı yazmamın asıl nedeni ise, o gün öğle yemeği sırasında yaşanan küçük ama anlamlı bir olay.
Yemekhanede sıra beklerken aceleyle ne yiyeceğimi seçtim: havuç-hindistan cevizi ve başka bir şey çorbası söyledim. Çorba (varsayılan olarak) yarım ekmekle geliyormuş. Ekmekten kastım da küçük bir ciabatta ekmeğinin yarısı.
Alman bıyıklı görevliye tam bir ciabatta istediğimi söylediğimde, küçük çaplı bir kriz yaşandı. Bana bunun "default"unun yarım olduğunu, sadece 0,5 ya da 1,5 ciabatta alabileceğimi söyledi. Ama ben, “Her şeyin normali 1 değil midir?” diye sordum. Kurallarla örselenmiş Alman beyni bu felsefi derinliği anlamakta zorlandı. “Söylediğin sana da garip gelmiyor mu?” dedim. Açık renkli, donuk Alman gözleriyle bana baktı. O bakıştan sonra pes ettim: “1,5 ver, seni mi kıracağım?” dedim.
Yarım ekmeği bir peçeteye sardım. Gün boyunca gözümün önünde durdu ama bir türlü yiyemedim. En sonunda çöpe atmak zorunda kaldım. “Günahı sana ve ülkenin kuralcılığına, Alman garson,” diyerek attım o 0,5 ekmeği.
Şimdi, pürüzsüz bir havaalanı tecrübesi yaşadıktan sonra (yine 1 saat rötarlı da olsa) bindiğim dönüş uçağında bunları yazarken, içimden şunu geçiriyorum: Belki de bazen bu pürüzsüzlük için 0,5 ekmek kuralı bozulmamalı. Ya da belki, o 0,5 ekmek kuralını canı pahasına koruyan “Doyçland, Doyçland über alles” vatandaşları sayesinde Doyçland bu kadar “über alles”tir.
Otel yataklarını başka ülkelerden alsınlar gene de. Ve Dachau’ya giderseniz, ciabatta almayın. Efendi gibi tam bir pretzel yiyin. O, bir ve tek.
Modern Ezop

Comments
Post a Comment