Ferdi’ye geç kalmış bir veda
Ferdi’ye geç kalmış bir veda
15/11/1945 – 02/012025
İlk annem sayesinde sevdiğimi hatırlıyorum onu. Annem mutfakta yemek yaparken kendi kendine mırıldanırdı şarkılarını. Duygulandıkça sesi bazen yükselirdi. Bana da öğretti bir sürü şarkısını. O yıllarda Yeşilçam filmleri sürekli dönerdi televizyonlarda. İsimleri ile konularını eşleştiremesem de şimdi, birçok filmini izlemişimdir.
Amcamın kızı vardı
sonra, bir ara gelip bizde kaldı. O benden büyüktü. Aşka, dolayısıyla da
arabeske düşme yaşlarındaydı “Prangalar” albümü çıktığında. Beraber defalarca
dinlemiştik o zamanlar bu albümü. Öldüğünde tüm albümü tekrar çaldım yolda
arabayla giderken. Ta o yıllardan beri, arada belki dinlememe rağmen, tüm
sözleri, gırtlak nameleri hâlâ hafızama yazılı.
Star TV'de çıkardı,
yerinde duramaz, zıplaya zıplaya bir coşkuyla söylerdi o hüzünlü şarkıları.
Sonradan şarkı yazmayı bıraktığında "neşemi kaybettiğim için"
deyişini anlıyorum. O yıllardaki neşeli ama dertli adam yerini asabi birine
bıraktığında müziği de bırakmış, ne kötü.
Ardından, ortaokul çağında, yine aşka ve dolayısıyla arabeske düşen başka bir arkadaşım sayesinde Ferdi yeniden girdi hayatıma. Sigarayla koluna sevgilisinin adının baş harfini kazımıştı arkadaşım. O zamanlar bu hareketin ne kadar arabesk olduğunu anlayacak kadar tanışmıştım aşkla. Bizim oraların trendi daha çok sosyalist ve ideolojik müzikler dinlemekti ama yine de arkadaşımın aşkını o şekilde arabesk yaşayışı bir nebze hoşuma giderdi. Tabii Ferdi’nin şarkıları da. Ortaokul dönemine damgasını vuran şarkısı, bu sigara ile isim kazıma olayıyla beraber,"Unutmak İstiyorum"du.
Lise ve üniversite yıllarında, yani yavaştan alkolle tanıştığım zamanlarda, şişenin dibine doğru ya da birkaç biradan sonra hep gün yüzüne çıktı içimdeki Ferdi sevgisi. 405 tane şarkısı olduğunu yeni öğrendim ama külliyatından rahat bir 100 tanesini ezbere biliyorumdur kesin.
İstanbul’a
taşındıktan sonra bir gece yarısı meyhane çıkışında, Taksim'in meşhur çakma
Ferdi Tayfur'u ile hayatıma tekrar giriş yaptı. Adını hatırlayamadım şimdi,
takıldığımız bir meyhane vardı. Gecenin sonuna doğru balkonda sigara içerken
aşağıdan çakma Ferdi’nin “Sabahçı Kahvesi”ni söylediğini duyduk. Çakırkeyif
kafamızla hemen yukarıdan “Sevgilim!” diye bağırdık, tabii o da aşağıdan
“Sevgilim!” diye karşılık verdi. Adeta gerçek Ferdi Tayfur ile düet yapıyorduk.
Bağıra bağıra İstiklal sokaklarında kaç defa söyledik Ferdi Tayfur külliyatını
onunla, bilmiyorum. Ama en çok “Sabahçı Kahvesi”ni günün ilk ışıklarıyla
beraber. O da ne şarkıdır ama!
Sonra bir gün Onur Ünlü ve tayfasıyla tanıştım. Kitaplarını okudum, filmlerini ve dizilerini izlemeye başladım. Ferdi yine değişik bir yolla hayatıma nüfuz ediyordu. İlk “Sen Aydınlatırsın Geceyi”yi izledim, Taksim'de yine. Ali Atay'ın Ferdi tiradı vardır orada uzunca; Orhan’ı niye sevmediğini ya da Ferdi’yi niye bu kadar çok sevdiğini anlatır. O tirat benim de duygularıma tercüman olmuştur, eminim birçok başkasının da olduğu gibi. Buraya da yazalım, kayıtlarda kalsın:
"Sevmiyorum ben Orhan Gencebay'ı.
Orhan Gencebay
değil ki bu.
Biliyorum da,
sevmiyorum ben Orhan Gencebay’ı. Çok hesaplıyor öyle şeyleri. Hesaplıyor
derken, tamam belki memleketteki en iyi bağlamayı o çalıyor ama, ya da ne
bileyim, bazen bir şarkının sırf giriş kısmında dört tane ayrı makamı birbirine
çok iyi şekilde bağlıyor falan ama, sen o gitarı niye sokuyorsun ki işin içine?
Duyduğu gibi davranmıyor bence. Samimi gelmiyor bana. Bak, Ferdi öyle değil
mesela. O bana, böyle, olduğu gibi, daha içten geliyor. Hiç hesapsız, kitapsız,
paldır küldür, ne gelirse. Bilmediği şeylere hiç bulaşmıyor. Belki üç tane şey
biliyor ama o üç şeyi en iyi o biliyor. Orhan ‘ben de biliyorum’ diye yırtıyor
kendini, yani ‘ben de özledim’ diyor da, daha da bir şey demiyor."
Öyle güzel
özetliyor ki şu paragraf Ferdi’yi. Bir başkası yazmış ölümünden sonra, “Orhan
ve Müslüm babadır ama Ferdi, Ferdi’dir” diye. Niye böyle diye düşündüm
kendimce. Benim bulduğum cevap, onun sadece duygulardan ibaret oluşu. Yani hem
kendi yaşıyor "Ben de özledim" derken duygusunu, hem de filtresiz ve
yalın geçiriyor karşısındakine. Neşesini de kırgınlığını da kızgınlığını da
basit ve bilinen kelimelerle ve gırtlağından gelen kendine has nağmelerle
aktarıyor. Zorlamıyor, pürüzsüz, hissediyor ve doğal bir sonuç gibi
hissettiriyor. Beklentisiz, sanki olduğu gibi...
“Leyla ile Mecnun” dizisini zamanından biraz sonra keşfettim. Her bölümde Mecnun'un odasındaki duvarda asılı duran Ferdi portresi, Mecnun’un Leyla'ya yaptığı Ferdi serenatları, lafın bir şekilde dönüp dolaşıp Ferdi’ye gelmesi, diziyi daha da sevdirmedi desem yalan olur. Diziyi Ferdi’yle, Ferdi’yi de diziyle beraber daha çok sevdim.
Sonra, başka bir arkadaşım araba kullanmaya yeni başladığı zamanlarda yaptığımız kısa yolculuklarda hep arka plan müziğimizdi Ferdi. Gerçi arada Orhan’dan da söylerdik onunla, “Ya Evde Yoksan”ı mesela, ama Ferdi’nin külliyatını dinlerdik.
“Sevdalılar Beni Anlar” geldi 30 yaşından sonra en sevdiğim şarkılar listesine, ilk beşten giriş yaptı. Spotify'da Metallica’dan Anathema’ya, Kiss’ten Teoman’a uzanan listemde, arada bir “Sevdalılar Beni Anlar” ya da “Sana Ne” çıkar ve ben o esnada araba kullanıyorsam mesela, başlarım bağıra bağıra söylemeye, eşlik etmeye. Ciğerden gelir çünkü Ferdi, öyle gırtlaktan ağızdan falan değil.
İskoç eşimle yaptığımız her araba seyahatinde Ferdi çıktığında ve dolayısıyla efkâr bastığında, sesi sonuna kadar açtıra açtıra ona da Ferdi’yi sevdirdim. Hatta şarkılarını öğretip söylettirmeye bile başladım.
İngiltere'de yaşadığım sürece Türk kültürünü daha iyi anlamam ve ona daha çok bağlanmamın da etkisiyle, belki son 10 yılda giderek artan Ferdi sevgim var. Belki İngiliz duygusal ketumluğundan çıkış biletim bir arabesk, ama en çok da Ferdi. Ondandır belki, 35 yaş sonrası daha bir kıymete binişi. İçtenlik hasretini, basit ama gerçek ve derinden biraz da hüzünle süsleyerek - malum, her gurbetçi biraz sıla hasretine bulanmış hüzün taşır kalbinde - türlü duyguyla, aşkın her forma dönüşmesi ve içten taşarak dışa vurumu onun şarkı sözlerinde ve müziklerinde.
Ferdi, Türk müziğinin kilometre taşlarından biri. Sadece müziğiyle değil, herkese hitap edişiyle — ama alenen ama gizli kapaklı, birkaç dubleden sonra — birleştirici bir figür oluşu ile ve arabesk babalar furyasında, babalaşmadan, ismen ve cismen kocaman bir adama dönüşmesiyle de sahnesinde farklı bir yer edinmiştir. 1993 yılında Gülhane Parkı'ndaki konserinde 200.000'in üzerinde bilet satışı ile Gülhane’yi hınca hınç doldurması, onu avam bulan kitleye adeta bir cevap niteliğindeydi. Ya da bir organizatörün anlattığı hikâyede, Adana'daki bir konserinde izdiham yaşanmak üzereyken sahneye çıkarak ufak bir vücut hareketi ve birkaç cümlesiyle halkı sahneden birkaç adım uzaklaştırıp konserini sorunsuz gerçekleştirmesi, nasıl devleştiğini gösteren başka bir örnekti.
Ancak bana göre onu yücelten özellikleri çok daha basit. Örneğin, ağzını her açışında hiç egosu olmadığını, kimseye üstten bakmadığını, her şeyini sevgiyle yaptığını hissettirmesi. Ya da "Fadime'nin Düğünü" klibinde bir travestiye yer vererek, üstelik 1990'larda, herkesin travestileri öcü gibi gördüğü, alay ettiği ve şiddetle baskı altında tutmaya çalıştığı zamanlarda, halka da devlete de sessiz sedasız rest çekmesi. Hüzünlü şarkılarını neşeyle söyleyişi, neşesinin içinde hep bir parça hüzün taşıması, yıllar önce çocuk yaşta babasını kaybetmiş bir çocuğun bakışı. "Aslan baba" diyememiş olmanın acısıyla dolu gözleri, hiç okula gidememiş olmanın verdiği eksiklik hissi, halkın derdini kendi derdine eklemesi. Ve tüm bunlara rağmen Türkiye'nin en büyük sanatçılarından biri olması.
Batılılaşma konusunda anlamsız bir telaşla ve içi boş bir şekilde aslını unutan bu zamanlarda, Ferdi benim için geçmişe ve kültüre tutunmuş bir özüne sahip çıkışı simgeliyor. Ondandır belki, gidişi çok üzdü beni. Sanki bir dal daha koptu, sallandı; yeniden tanıdığım, bildiğim Türk kültürüne olan inancım bir kez daha sarsıldı. Neyse ki şarkıları sayesinde, o aradığım duygudan gelen gücü her an bulmak mümkün. Işıklar içinde ol Ferdi. Ben seni çok sevdim.
Modern Ezop

Comments
Post a Comment