Çilekli Fondü

 




Çilekli Fondü

Gidenler ya da yaşayanlar bilir, Riga şehir meydanı öyle çok da kalabalık sayılabilecek bir başkent meydanı değildir. Batı ile Doğu Avrupa kültürlerinin ortasında kalmış bu Sovyet görünümlü, Almanik şehir, eski şehir olarak bilinen kısmında birçok tarihi binadan, birkaç hediyelik eşya dükkanından ve çokça da restoran ve kafeden ibarettir. Dışarıdan gelenler için sade ama güzel giyimli Riga kadınlarının üzerlerindeki nadide parçaları nereden satın aldıkları merak konusudur. Bununla beraber, genel anlamda az ama nüfusa oranla fena sayılmayacak sayıda turistleri , oturup keyifle yiyip içebilecekleri güzel bir restoran, kafe, tatlıcı ya da hızlıca atıştırmalık bir şeyler satın alabilecekleri bir büfe bulmakta zorlanmazlar.

İşte bu kafelerden biri de istasyondan eski şehre gelen yolda, eski bir binanın alt katında hizmet vermekte olan “shokolade haus” yani çikolata evidir.

Aslen sadece çikolata evi yazsa bile, kadınların ve çocukların yeterince dikkatini çekebilecek bu tatlı mekan, üstüne oldukça iştah kabartıcı resimlerle dışarıdan çikolata sevmeyenleri bile bir sinek gibi kendine çekebilir.

Eski bir pastane havasında ve maksimum 6-7 masadan ibaret olan mekan, sadece işlek bir caddenin üzerinde olduğundan değil, aynı zamanda gerçekten çok güzel ürünleri olduğundan iyi iş yapmaktadır ama bunu ancak orada bir şeyler yemek için yer bulabilmiş şanslı insanlar bilir.

Burada hizmet alma şerefine nail olmuş insanların şanslı atfedilmesinin nedeni ise, mekanın 60'lı yaşların üzerinde bir babuska tarafından işletilmesi ve sipariş almaktan sipariş hazırlamaya ve kasadan servise kadar tüm işlerin aynı kişi tarafından yapılmasıdır. Özetle kaynak kısıtlı, arz yetersiz ama talep boldur.

Tabi biz tüm bu gözlemlerden bihaberdik oraya ilk gittiğimizde. İçeri girdik. İçeride 7 masa, 4 tanesi boş, hemen yerleşiriz dedik. Önümüzde sırada sadece bir aile var, şanslıyız. Sıraya girdik, önümüzdeki ailenin siparişini vermesini bekledik. Babuska’dan ilk önce onlar, aceleciliği nedeniyle azarlarını işittiler, biz kulak kabarttık. 3 kişilik bir ailenin 3 içecek ve 2 tatlı siparişi 10 dakika kadar sürünce biz de huysuzlandık. Sıra bize geldiğinde babuska yüzümüze bile bakmadı. Aile, ödemesini yapıp yerine oturmuş, fakat o onların siparişlerini hazırlamaya devam ediyordu. O sırada “menü var mı” diye sormamızdan pek hoşnut olmadı, suratından belli etti bunu. Eliyle belli belirsiz tepesindeki duvarları kaplayan fotoğrafları işaret etti. Buranın sahibi olduğunu, şımarıklık yapmayıp ne görüyorsak oradan seçmemizi ve bi zahmet çabuk olmamızı o baskı ve surat ifadesiyle nasıl da anlatıverdi hemen.

Dışarı girerken bir kupanın içinde çilek ve yaban mersinlerinin üzerine dökülmüş taze sıcak çikolata ile hazırlanmış fondü fotoğrafı oraya giriş nedenimdi zaten, hemen babuska’yı üzmeden sipariş ettim, yanına da siyah çay; bilindik ve basit. Eşim de çok “fussy” değildir Allahtan. O da çabucak oradaki pastalardan seçiverdi, double espressosunun yanına. Negatiften nötr müşteri puanına yükseliverdik birden çok şükür.

Sonra ödeme için biraz acele edince yine bir ufak huysuzlandı babuska. Arkamızda oluşan sıranın, hiç kafasını kaldırıp o yöne bakmasa da farkındaydı. Ödemekte ısrar etmedik, alabildiklerimizi masaya yerleştik, görüş alanından çıkıp ona biraz nefes alması için yer açmaya çalıştık kendimizce. Otururken çalışmasını izlemeye başladım karşıdan. Hiç acele etmeden özenle hazırlıyordu siparişleri. Çay poşetini uçunca rengarenk süslemesi olan büyükçe bir kürdanın ucuna takıp oldukça güzel bir seramik kupada servis etmişti mesela. Fondünün çilekleri üstün körü değil, güzelce kesilmiş ve çikolata yine üzerlerine özenle gezdirilmişti. Diğer insanlardan sipariş alışı ve onların siparişlerini hazırlayışını izlemeye devam ettim, bir yandan müthiş lezzetli fondümü yiyip çayımı yudumlarken. O anda anladım ki, stresliydi. İyi bir hizmet vermek istiyor ve verememekten korkuyordu. İngilizcesi iyi olmasına rağmen onu bile yetersiz buluyor ve sanırım ses tonu kulağa bu nedenle agresifmiş gibi geliyordu. “Sorry” deyişinden bile korkmuştuk ilk seferinde, itiraf edelim.

Boynu hep öne eğik, sabah 10’dan neredeyse akşam 10’a kadar herkesi memnun etmek için tek başına didinip duruyordu. Yanına yardım edecek birini almaması belki kalite anlayışından, belki çok konuşmayı ve dert anlatmayı sevmemesinden, belki eski ve kötü bir tecrübeden ya da belki en pratik neden olarak gelirinin ancak kendisine yetmesinden kaynaklanıyordu kim bilir. Belki de kendini sürekli meşgul edip başka bir şeylerin hafızasında ön sıralara gelip onu rahatsız etmesini engelliyordu.

Tatlılarımız ve içeceklerimiz bitince kalktık. Çıkmadan kasaya yanaşıp “Her şey çok güzeldi” dedim. Öyle güzel bir gülümsemeyle karşılık verdi ki, bu hikayeyi o yüzden yazmaya karar verdim. Çünkü o ana kadar onun agresif bir çalışan olduğu ve herkese çatıp durduğu önyargısını kıramamıştım. O gülümseme onun sevilmeye ve takdir edilmeye yeterince zaman ayıramayan, çok çalışkan, özverili ve belki de biraz yalnız bir babuska olduğunu öğretti bana. Minik bir teşekkürün önemini de.

Riga’ya yolunuz düşerse, gidip bir fondü ya da pasta yiyip sonra ona teşekkür etmeyi unutmayın, olur mu?

Comments

Popular posts from this blog

Geçmişin Yükü

Amca

Ortak Zihin Yoldaşları: Temalı Yalnızlıktan Kurtulmak